ALIŞVERİŞ İDEOLOJİSİ 1. BÖLÜM
ALIŞVERİŞ İDEOLOJİSİ 1.BÖLÜM
Yukarıdaki başlığı koyarken çok düşündüm; zira tüketim ideolojisi de olabilirdi, kapitalizm ideolojisi de… Ancak ben "alışveriş" ideolojisinde karar kıldım. Çünkü "alışveriş" sözcüğünün sağladığı motivasyon öyle güçlü ki… Üstelik söz konusu faaliyetin günlük dildeki söyleniş biçimi de bu… (Burada hemen bahsetmeliyim ki, alışverişten kastım kişinin varoluşu için vazgeçemeyeceği temel ihtiyaç maddeleri değildir. Varoluşumuzla doğrudan ilgili olmayan tüketim maddelerinin el değiştirmesidir).
Gelinen noktada çağdaş insan ontolojik bir dönüşüm yaşıyor; gerçeklik kavramı alt-üst oluyor. Bir sistem olarak kapitalizm her gün anlam/değer üretiyor ve anlam/değer satıyor. Üstelik bu türden anlam/değerleri kendimizin ürettiği yanılsamasıyla yapıyor. Savunmasız kalıyoruz alışveriş hastalığının baskısından. Peki, sistem nasıl işliyor, bunu nasıl başarıyor?
Alışageldiğimiz ideolojilerin ürettiği fedakârlık kültüründen uzakta bir yaşam şekilleniyor. Mutluluk fikri üretiliyor ve pazarlanıyor. Mutluluk ve mutsuzluk üzerine düşünürken, sanırım mutluluk için; bir mutsuzluk durumunun olmaması. Mutluluğun rastlantısal olmaması, "meşru" olması gerekiyor. Mutsuzluğun ise bu rutinin bozulması ve beklentilerin gerçekleşmemesi durumu oluyor.
Konunun anlaşılması için bu mutluluk durumunun iyi anlaşılması gerekiyor; onun için Aristoteles'e bir miktar kulak verelim. Ona göre mutluluk "erdemle belirlenmiş zenginlik", "yaşamın bağımsızlığı", "güvenli bir biçimde maksimum haz alma", "kişisel mülkiyet, bedenin korunma gücü ve bunlardan faydalanmayla birlikte, mülkiyet ve beden durumunun esenliği".
Sonuçta insanlar bir toplumun içinde ve mutlu bir biçimde yaşamak arzusunda. O toplumun kabul edilen bir üyesi olması, yine o toplumun değerlerini, tüketim alışkanlıklarını bilmesini gerekli kılıyor. Özelikle alışveriş açısından, "doğru" şeylerin "doğru" yerlerden alınması, istedikleri toplumsal mevkie girmelerini garantiliyor gibi... Böyle olunca tükettiği markaların diliyle konuşmak kaçınılmaz oluyor. Markalar bireylere mutluluk veriyor. Belki de kapitalizmin sırrı burada yatıyor. O sır, kapitalizmin (yarattığı onca mutsuzluklara rağmen) kişisel mutluluk üretme yeteneğinden başka bir şey değil. Söz konusu mutluluk, kişinin alışveriş yapma potansiyeliyle doğru orantılıdır. Günümüz insanı alışveriş yaptığı oranda mutlu, bu yeteneğinin sınırlandığı oranda mutsuz oluyor. Kişi alışveriş yaptıkça da hâkim ekonomik sisteme ihtiyaç duyduğu "enerjiyi" sağlıyor… Böylece oto yollar, köprüler, plazalar, AVM ler her gün daha da artıyor; teknolojiler her geçen gün kendini güncelleyerek güçleniyor.
Söz konusu faaliyete biraz daha yakından bakacak olursak, alış-verişe dünya ile ilişkilerimizde bize aracılık yapan davranış ve durumların tümü diyebiliyoruz. Böylece popüler anlamıyla alışveriş mantığını, bir kişilik türünü, bir davranış şeklini, bir tavrın yansımasını gösteren, varlığıyla insanı mutlu, yokluğuyla mutsuz eden dünyaya genel bir bakış olarak da ifade edebiliyoruz. O nedenle alışverişe bir tür ideoloji dersek abartmış olmayız diye düşünüyorum. Genel-geçer ideolojiler insanlara belirsiz, gelip gelmeyeceği muğlak bir zamanda mutluluk vaat eden kuramlar değil mi son kertede. Buradaki fark, alış-veriş ideolojisi olarak adlandırdığım durum, mutluluğu belirsiz bir zamana ertelemiyor, hemen veriyor. Bu "mutluluk" belki kısa ömürlü, gelip geçici bir "mutluluk" ama insanlar hemen tadıyor onu.
Türkçe