BEYAZ RENAULT YA DA AZRAİL BEDROS DAĞLIYAN
BEYAZ RENAULT YA DA AZRAİL BEDROS DAĞLIYAN
Sevdiğiniz, üzerine titrediğiniz birini kaybedersiniz; yüreğiniz yanar, içiniz acır hani… Onu kaybetmek ağır gelse de, sabır ve metanetle bu ayrılığa, bu acıya katlanırsınız. Onu içinizden atmadan, yüreğinizdeki acıyı bir köz gibi yavaşça söndürmeye çalışırsınız. Kaybettiğiniz, biriciğiniz artık anılarınızda yaşıyordur. Zaman zaman kaybettiğiniz sevdiğinizi koydukları toprağı, mezarını ziyaret etmek istersiniz. O soğuk, o taş mezar yerinin size itici gelen yanını diktiğiniz ya da götürdüğünüz çiçeklerle ısıtırsınız. İçinizdeki acıyı gözyaşlarınıza katık ederek zamanın geçmesini sabırlı bir incelikle beklersiniz. Onun, o sevdiğinizin öldüğünü bilirsiniz, bundan dolayı da üzüntü de duyarsınız lâkin onun orada yattığını bilmeniz ve ara sıra ziyaret ediyor olmanız dahi, sizin yaralarınıza merhem oluyordur. Katılaşan yüreğinizi ancak bu ziyaretler ısıtıp sağaltıyordur.
Ancak sevdiklerini yitiren birileri var ki; 27 Mayıs 1995’ten beridir nereye gittiklerini, nasıl kaybolduklarını bilmedikleri aramadık yer koymadıkları sevdiklerinin hesabını yetkililerden sormak amacıyla mezarları yerine Galatasaray Meydanına gelerek, ellerindeki fotoğraflarla oturuyorlar. Kimi siyasi cinayetler sonucu, kimi tutuklandıktan sonra gözaltında kaybedilerek yiten binlerce oğul, kız, baba ya da yeğen…
Tıpkı, Güney Amerika faşist diktatörlüklerinin en kanlısı olan Arjantin faşist cuntası gibi… 24 Mart 1976’da General Jorge Videla yönetiminde, dönemin başbakanı İsabel Peron’u devirerek iktidarı alan Faşist cunta sürecinde büyük bir bölümü halen “kayıp” olan 30 bin kişi katledildi. Ülkede ‘83 yılından beri “demokratik” yolla seçilmiş hükümetlerin işbaşına gelmesine rağmen, Arjantin toplumunun yaraları hala derin. Büyük bir vahşet uygulanarak on binlerce insanın katledilmesinin, işkenceden geçirilmesinin, kaybedilenlerin çocuklarının kaçırılmasının sorumluları ve “kayıpların failleri hala ellerini kollarını sallayarak dolaşıyorlar...
‘77 Nisan’ında faşizm tarafından kaybedilen çocuklarını arayan analar, ilk kez Plaza del Mayo’da toplanmışlardı. O günden beri Anaların bu alanda toplanıp protesto etmediği bir perşembe geçmedi. Onların bıkmadan haykırdıkları, vahşetin sorumlularının yargılanıp cezalandırılması talepleri bugüne kadar yerine getirilmiş değil.
Arjantin’de askeri cunta dönemi dâhilinde Haziran 1982'den Aralık 1983'e kadar devlet başkanlığında bulunmuş olan General Reynaldo Benito Bignone hâkim karşısına çıktı. 56 kişinin işkenceyle katledilmesi suçlamasıyla yargılanan 82 yaşındaki Bignone insan hakları ihlallerine yol açan suçlara karıştığı gerekçesiyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Mayıs 2010
Bignone ile birlikte yargılanan cunta döneminin istihbarat şefi Fernando Ezequiel Verplaetsen ile Santiago Omar Riveros, Eugenio Guanabens Perello, Carlos Alberto Tepedino, Eduardo Alfredo Esposito ve German A. Montenegro adlı eski askeri yetkililer de çeşitli cezalara çarptırıldılar.
Plaza Del Mayo’ da toplananları örnek alan bu ülkenin anaları, eşleri ve çocukları, her cumartesi günü Galatasaray Meydanında toplanarak gözaltlarında kaybolan yakınlarını arıyor, faillerinden hesap soruyorlar. Sayıları her geçen gün daha da artan bu grup neredeyse 20 yıldır sürdürdükleri bu eylemi bu hafta 1000.kez bir araya gelerek sürdürdüler.
Ailelerin amaçları, kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması; Türk Ceza Kanununda zorla kaybetme suçunun insanlığa karşı suç kapsamında zaman aşımına uğramayacak şekilde düzenlenmesi ve Türkiye’nin BM GÖZALTINDA KAYIPLAR SÖZLEŞMESİNİ İMZALAMASIDIR.
Kalleşçe arkasından kurşun sıkılarak katledilen Hrant’ın katilleri de bulunamayan failler arasındadır. Bu yüzden Hrant Dink Vakfı, Uluslararası Hrant Dink ödülünü 1913 yılında Cumartesi annelerine vermiştir.
1990’lı yılların o meşhur beyaz renkli otomobillerini bilirsiniz. Mutluluk ve hayırla değil de şerle andığınız o meçhul Renaultları kim hatırlamaz ki… Hani eşinin ve çocuklarının gözleri önünde telsizli sivil polislerin de Fehmi Tosun’u götürürken kullandıkları plakası dahi belli olan o beyaz renkli Renaultları nasıl unutabiliriz ki… Eşi Hanım Tosun nasıl unutur ki ya çocukları, o meydanda babalarının faillerini sorarken büyüyen çocukları…
İrlandalı U2 grubunun dahi haberi olup onun adına çıkardıkları cd kapağına Fehmi Tosun ismini koymasına karşın devlet 1995’ten beri hiç tınmadı; kılını dahi kıpırdatmadı işte… O sıralar İstanbul’a gelen grubun solisti Bono, Hanım Tosunla görüştüğünde, aynı şekilde Tayyip Erdoğan’da onunla konuşup faillerinin bulunmasına yardım edeceğinden söz etti. Etti de ne oldu koca bir hiç…
O insanların, kayıplarını anmak için, biraz ağlayıp rahatlamak için dahi olsa gidebilecekleri bir mezarları dahi yoktu ki… 500. Kez yakınlarımızı bulun diye feryat ettiler. Dünya duydu da bu hükümet yine duymadı. Ellerinde, önlerinde yüzlerce fotoğrafla, elleri böğürlerinde yine adalet diye inlediler.
12 Eylül döneminde Berfo Ananın oğlu Cemil Kırbayır alındığı evine bir daha dönemedi. Berfo Ana bu süre zarfında evini hiç boyatmadı, eşyalarını hiç değiştirmedi. Olur ya bir gün çıkagelen oğlu evini tanıyamaz da geri döner diye. Berfo Ana, “Oğlum gelmeden ölmeyeceğim” diyen o gözü yaşlı kadın, oğluna hasret gitti; göremedi , “Mezarını bilseydim bari gider gözyaşımı akıtır, dua ederdim” diyordu; olmadı hasretle gitti…
Bunca geçen 20 yıl içinde dayak yediler, işkence gördüler, yerlerde süründürüldüler. Onlar devlet nazarında teröristlerin yakınlarıydılar, hatta onlar da teröristtiler.
Şimdi Hanım Tosun 19 Ekim 1995’te 34 UD 597 plakalı kocasını götüren beyaz Renaultu ve içinden gülerek inecek Ekrem’i dört gözle; gelemeyeceğini bile bile de olsa hüzünle bekliyor.
Türkçe